19 Aralık 2009 Cumartesi

"Kedi, ulaşamadığın ciğere b.k atıyor olabilirsin... Bunca zaman ulaşabildiğin bir şey önünden alındığında sinirlenmişsindir, normaldir, kabul edilebilir ve hatta beklenir bir şey bu.

Bunun yanında aslında ciğer sevmiyor da olabilirsin, ve belki de biz bunun farkında değiliz?"


İnsan, ulaşabildiği uzaklıklarda birçok şeyin farkına varamıyor sanırım, iyi ya da kötü. Yani ulaşabildiği şeyin değerini de anlamıyor olabilir, aslında gereksiz bir şey olduğunu ve söz konusu şey olmadan daha mutlu olacağını da. Birinciyi atlayalım, zira benim asıl konum ikincisi.

Pek kontrol edilebilir bir şey değil, ama uzaktaki, ulaşamadığımız kişiyle ilgili atıp tutmamız çok kolay olabiliyor. Hatta olası iletişim durumlarında bile aynı tutumu koruyabiliyoruz. Ani uzaklaşmalar sonucunda oluşan muhabbetlerdeki "tuhaflık" hissi git gide sabitleşirken, biz bu durumu git gide daha az kafamıza takıyoruz. Bunun yanında öfke büyüyebiliyor, kişinin her davranışı batıyor falan ve filan...

Yavaş uzaklaşmalarda olmuyor bu, ani uzaklaşmalarda oluyor genelde. Karşınızdakinin sizi ciddiye almadığını aniden gördüğünüzde oluyor, ama süreç pek o kadar kısa sürmüyor. Yine de, yeterli sürenin sonunda, yeterince uzaktan bakabildiğiniz an nurtopu gibi bir öfkeniz ve kayıtsızlığınız oluyor.

İyi de neden?

Şöyle ki, baktığımız kişinin (arkadaşımız, sevgilimiz, hoşlandığımız kişi, aileden tanıdık, vs vs..) yakınındayken belli detayları görüyor, o detayları o kişiye yakıştırıyor, bazen üzerimize alıyor ve seviyoruz. Söz konusu detaylar bizde bir saygı ya da hayranlık uyandırabiliyor, zira ince ince işlenmiş, birbirine dikilmiş, belki biraz saklanmış, yani "yaşasın, ben buldum" hissi de mevcut. Aynı yakınlık devam ettiği sürece o detayları görebiliyor ve yan yana durabiliyoruz.

Sonra, ani uzaklık durumunda bir süre daha bu ayrıntıları hatırlamak, dolayısıyla bir süre daha olumlu duygulara sahip olmak var. Karşımızdakinin bize karşı tavrını, neler yaptığını ve hatta ne düşündüğünü ne kadar fark edersek edelim, "yakınlık" hala taze, detaylar hala canlı olduğu için, baktığımız yöndeki renkler de hala pastel tonlarda.

Ama işte, o tazelik kaybolduğunda, hatırlamak için tekrar baktığımızda uzaktan o detayları göremiyoruz. Sadece var olan resimle uyumunu görebiliyoruz, genel görüntüsünü algılayabiliyoruz, ama içselleştirdiğimiz detaylar yok ortada ve zaten uzaktan baktığımızda gördüğümüz şeyi sevmediğimizi fark ediyoruz.

Asıl gerzekçe olan; bu kadar olumsuz hissiyatla dolduktan, bu kadar laf ettikten, meeh dedikten sonra, karşıdan herhangi olumlu bir şey geldiği anda parmak gören kedi gibi yumuşadığını görmek be evlat. Tutarlı olmadığın zaman çok çok kızıyorum sana.

17 Ekim 2009 Cumartesi

"Çevrende olan/oluşan, seni etkileyen ya da etkilemeyen olayların ne kadarını anladığını merak ediyorum. Hatta ben belki de beni hiç etkilemediği için bu kadar rahat konuşuyorum, bu kadar kolay sinirleniyorum.

Ama sen konuyu alıp, incelemeyip, yapılabilecek en aptalca yorumu yapıyorsun"

Ne kadar "empati kurarsak kuralım", karşımızdakinin tam anlamıyla hiçbir zaman bakış açısına ulaşamayacağımız bir gerçek. Elbette ortak bakış açıları, ortak olaylar, hatta ortak genler var, ama normal insanlar olarak bilmediğimiz, anlamadığımız şeylerle ilgili yorum yapma arzumuz da söz konusu. Yani, yaptığımız yorumlar, ne kadar mantıklı gelse de, aslında anladığımızı göstermiyor, sadece anlamış hissetmekten hoşlandığımızı gösteriyor. Şimdi bunu bir yana koyalım...

En azından anlamak için çaba sarf ediyor, gerçek anlamda bir yorum yapabilmek için bilgi topluyor olabiliriz: bu bilgi toplama süreci karşımızdakiyle konuşmayı da içerebilir, kitap okumayı da, gözlemlemeyi de. Her yönden toplanan data bizi kişinin davranışını açıklamaya yönlendirir, doğru ya da yanlış. Hatta belki de yorumumuzu kendimize saklarız, çünkü "hatalar" değil, "seçimler" söz konusudur, ve ne yaparsak yapalım, konu karşımızdaki insan olduğunda yorum yapacak kadar 'yetkin' değilizdir. Bunu da bir kenara koyalım...

Tabii söz konusu "görecelikler" ve "bakış açıları" işin içine girince, yorumların bile mantıksızlığı tartışılabilir. Ama ben tartışmak istemiyorum. Onun yerine sinirleniyorum, durduğum yerde. Ve gördükçe, okudukça, duydukça, şu noktaya doğru gidiyor insan; söylediklerimizin, yaptığımız yorumların mantıksızlığının, saçmalığının ne kadar farkındayız? Çünkü karşımızdakini, karşımızdakinin durumunu anladığımızı sanarken, sadece elde ettiğimiz bilgiyle bir durum oluşturuyor ve ona inanıyoruz, ona göre yorum yapıyoruz. Bazen bilgi edinimi bile olmuyor, önceki durumlara entegre ediyoruz, ya da kafamızdan durum uyduruyoruz-en iyi ihtimalle kendimizi karşımızdakinin yerine koyuyoruz.

Nereye varıyoruz?

Herkesin yargıları var, bu anneannemin beraber yaşayan çiftleri kabul edememesi, ya da dekolte giyen kızın kimilerince direkt "orospu" sayılması gibi bir şey. Olayla ilgili ilk bilginin (ki söz konusu olgu topyekün bir topluluğu da kapsayabilir, tek bir kişiyi de) gelişiyle yapılan yorum elbette en saf yorum, en düşünülmeden yapılmış, ve belki ilk anda çok da yadırgamamak lazım. Ama çoğu insanın önünde zaman var, ve bir 10 dakika düşünerek, söz konusu olayın en azından ulaşılabilir birkaç boyutuna bakarak daha mantıklı bir sonuca varabilir. Her şeyin bir nedeni vardır, neden mantıklıdır ya da mantıksızdır.

Ölme isteğinin sadece iki kelime olarak bakıldığında mantıksız gözükürken, intihara yatkın kişilerin birçoğunun ölme isteğini gayet mantıklı nedenlere bağlayabilmesi gibi düşünmek lazım belki. Evet, "ölmek istemek ne kadar da saçma" diye bir yorumla gelebiliriz gayet, ya da işi biraz deşip, durumun biraz üzerinde düşünüp "evet, haklısın, ama ölmek zorunda mısın" da diyebiliriz, karşımızdakini tam olarak anlamasak da, en azından az çok mantıklı bir şekilde yaklaşırız, gibi. Ya da içindeki insanlardan bir tanesini bile bilmediğimiz, kültürüne dair hiçbir fikrimizin olmadığı bir toplum/topluluk hakkında kulaktan dolma bilgilerle atıp tutmak yerine, belki biraz "gerçekten" araştırırız.

Çünkü biz, sadece insanlar değil, herhangi bir canlı varlık, hiçbirimiz nasıl gözüktüğümüzün, ne yaptığımızın, yaptıklarımızın gerçek etkilerinin farkında değiliz. Bir yandan da ne yaptığımızın ve ne yapmak istediğimizin sadece biz farkındayız. Bu durumu karşı karşıya düşününce daha güzel bir tablo çıkıyor ortaya:

Ben, ne yaptığımın farkındayım, ama karşımdaki benim ne yaptığımın ve ne yapmak istediğimin farkında değil.

Ben, kendi yaptıklarımı ve görüntümü göremiyorum, ama karşımdaki beni ve yaptıklarımı görüyor.

Karşımdaki, ne yaptığının farkında, ama ben onun ne yaptığının ve ne yapmak istediğinin farkında değilim.

Karşımdaki, kendi yaptıklarını ve görüntüsünü göremiyor, ama ben onu ve yaptıklarını görüyorum.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

"Sen de mutlu olmak istiyorsun, biliyorum. Mutlu olmak için, daha doğrusu belki mutsuz olmamak için duymak, görmek istediklerin var, yaşamak istediklerin var. Senin de hayatında eksikler var, bir şekilde dürtüyor seni ve sen o eksikleri doldurursan mutlu olacağına o kadar eminsin, mutluluk yolunu o kadar net çizmişsin ki, başka bir şeyi kabullenmek zor geliyor.

Normal bu. Sadece duymak, görmek istiyorsun. Ama algılamak istemiyorsun."

İnsanın içindeki mutlu olma/mutsuzluktan kaçma isteği oldukça normal, buna hiçbir şey diyecek değilim. Daha da güzeli, insanın mutsuz olma/mutluluktan kaçma isteği de çok anormal değil, konumuz bu da değil üstelik. Hepimiz, her iki alanda da kendimizce yollara sahibiz, mutsuz olmak istediğimizde bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde kendince anlamı olan bir şarkıyı açabiliriz, mutlu olmak istediğimizde herhangi bir apartmana bakıp "yahu ne güzel apartman" diyebiliriz. Yani, demek istediğim, evet, belli duyguların çok elimizde olmadığı doğru, ama bizim de o duygulara giden bilinçli bilinçsiz yollarımız var; içinden çıkamasak da güçlendirmeyi biliyoruz.

En güzeli de 'algılamaktan kaçma' durumu bana sorarsanız. Yani, mutlu olmaya yetecek malzemeyi alıyoruz, ama algılamıyoruz, yorumluyoruz. Freud'un savunma mekanizmalarında olduğu gibi, kendi istediklerimizi karşımızdakine yüklüyor, sonra duymak, görmek istediklerimizi duyup görmeyi bekliyoruz. İstediklerimizin yakınından geçen herhangi bir işareti, işaretin içinde bulunduğu ortamla algılamayıp tek başına alıyor ve yorumluyoruz mesela.

Şu var, insanın kendine inancı sallantıda olduğunda, ya da kendine inancı demeyeyim, ama kendi yaptıklarına olan inancı sallantıda olduğunda bunun verdiği küçüklü büyüklü sıkıntılar var. Herhangi bir inancın sarsılması zaten her durumda rahatsız edici, birçok şeyin anlamının somutlaştığını ve ufalanarak havaya karıştığını görebiliyorsunuz. İnsan işte yaptıklarının anlamını sorgulamaya başladığı zaman, bu sorgunun verdiği acıdan kaçmak, yani sorguyu bitirmek için başkalarına ihtiyaç duyuyor.

Böylece gözlemlemeye başlıyor, gözlemlerinden istediklerini alamazsa zorlamaya başlıyor, hala bir yere ulaşamıyorsa bizzat soruyor. Sorunun cevabı istediği gibi olabilir, gözlemledikleriyle tutarsız da olabilir, sonuçta eğer algılamazsa, yani algısından kaçarsa, sadece duyarsa mutlu bir insan olma yolunda ilk adımlarını atıyor. Ancak eğer aynı anda her şeyi algılamaya kalkarsa işin içinden çıkamıyor. Başka işaretler arıyor, başka kanıtlar arıyor.

Sonuçta insanların kendi mutluluğuna giden bir yolları var, ve o yoldan çıkmak istemiyorlar. Yol batıya da kıvrılsa herkese "burası kuzeye gidiyor değil mi?" diye soracaklar. Biri "evet, kuzey bu taraf" diyene kadar da devam edecek bu şekilde, varacakları yer doğu da olsa fark etmeyecek. Buradan anladığımız şey şu: insan kendini kandırmaya meyilli bir yaratık.

Bir de bunun tam tersi var, tutarlılık görse bile tutarsızlık varmışçasına da davranabiliyor insan. Mutsuzluğa giden yolları da var insanların, evet. Ama, daha önce de bahsettiğim, bu sefer de inancın sarsılması korkusu var sanırım. Yani şöyle; "tutarlı olduğuna inanmayayım ki herhangi bir tutarsızlık anında hazırlıklı olayım. hazır tutarlı olduğuna inanmıyorken bir de bunalıma gireyim de gönüller şenlensin.".

Hayır, benim kafamdaki şu. Kendi üzerimizdeki kıyafetleri başkalarına giydirerek ne kadar rahatlayabiliriz ki? Mantıksız, ama rahatlıyoruz. Salak olan benim, ama salak olarak başkasını gördüğüm için rahatlıyorum, kendi salaklığımı es geçiyorum, gibi. Akıllı olan benim, ama karşımdakini akıllı görerek rahatlıyorum, kendi hata yapma ihtimalimi es geçiyorum, gibi.

Gibi ve gibi.

19 Nisan 2009 Pazar

"İşin komiği, söylemek istediğim hiçbir şey yok, söylemek isteyebileceğim her şeyi söyledim, yapmak isteyebileceğim her şeyi yaptım. Tutarsız davranmadım, belki çoğu konuda tutarsızım ama bu konuda tutarsız davranmadım. Sen de kötü bir şey yapmadın aslında, yani, güzel değildi, belki ama normaldi, olağandı.

Sadece ben kabullenemedim. Ve hala öfkeliyim."


Öfke anında geliştirilen bir şey mi, yoksa zamanla mı oluşuyor ve büyüyor bilmiyorum. Gerekliliği de tartışılır üstelik, yani evet, daha önce de değindiğim üzere "bir şeylere karşı öfkeli olmak pozu" mutlaka belli bir görselliğe sahip. Ama gerekli mi?

Öfkenin nereden doğduğunu da kestiremiyorum, korkuyla bir alakası var ama, o kesin, insanın korktuğu şeylere karşı içinde bir öfke büyütmesi çok daha kolay. Korktuğu şeye yaklaşamama/ulaşamama ve buna benzer bilimum "yapamama" nın atasözü bile var. Ulaşamadığımız ciğere kkhhhh diye ses çıkarıyoruz, ama saldıramadığımız böceğe aynı sesi daha çok çıkarıyoruz.

Ama şu da var; korktuğumuz şeylere öfke duymamızın yanısıra, korktuğumuz şeylerin nedenlerine ve köklerine de öfke duyabiliyoruz; bu biraz daha bilinçli bir süreç sanırım. Nasıl açıklayabileceğimi bilemiyorum, biraz "Senin yüzünden şundan bundan korkuyorum ve bu yüzden şuna buna değil, sana öfkeliyim" gibi bir şey. Kendi kendine öfkenin doğrultusunu belirleme yolunda ulaşamadığın şey yerine ulaşamamanın nedenine sinirlenmenin daha mantıklı olduğunu keşfetmek, başka bir şey değil. Duygu, çirkinliğinden hiçbir şey kaybetmiyor, sadece asfalt yola geçiyor.

Bu şekilde açıklandığında, biraz da "terapist" gözüyle bakıldığında, içini dökmek, öfkeni kusmak belki doğru bir yol olabilir bu rahatsız duygudan kurtulmak için. Öfkenin farkında olmak bile öfkeden kurtulmanın bir adımı sayılabilir.

Ve hiçbiri işe de yaramayabilir. Öfke olduğu yerde durabilir, üzerinden uzun zaman geçen mevzular, özellikle de son dönemde -bir şekilde, belki tesadüfen- çok fazla gündeme geldiğinde, öfke coşabilir, hayata etki edecek hale gelebilir. Yahut, öfke yeni yönlendirilmiş olabilir korkunun nedenine, ve bunun farkında olmak kurtulmaya değil, sadece suçlamaya yarar. Hatta öyle ki, düşünmeden açtığınız şarkının duruma ne kadar uyduğunu görürsünüz, ve hayır, hüzünlenmezsiniz, içinizden bir şeyleri parçalamak gelir onun yerine. Öfkenin ve yönünün farkında olmak sadece küfretme isteğini arttırabilir. Yeni şarkılar yazdırabilir, mantıksızlığını gösterebilir, ve yine küfretme isteğini arttırabilir. Küfretme isteğinin varlığı sabittir, sadece artar.

Bunun yanında bir de öfkenin öfke doğurması var; öfke duyduğu içini insanın kendine öfke duyması. İnsan, kendine yakıştıramadığı şeyleri zaten kendi üzerinde kabullenemeyen bir yaratık; öfkeyi kendi üzerinde gördüğünde daha da öfkelenmesi normal. Ya da şöyle bakılabilir; öfkeyi 'yenemediği', öfkenin 'üstesinden gelemediği' için de öfkelenebilir kendine.

Bunun bir sonucu yok aslında. Sırf bu yüzden bile öfkelenebilirim, bir sonu olmadığı için. İnsanın, belli şeyleri, üzerinden uzun zaman geçse de aşamaması zayıflık mı, yoksa evrimsel olarak faydalı mı onu da kestiremiyorum. Her ciddiyet ihtiyacı gibi, bu öfke de bir yazının konusu olabilir, ama şu an "bu öfkeye sahip olmak" öfkenin nedeninden daha ciddi bir konu.

8 Mart 2009 Pazar

"Sen anlattıkça şüpheye düşüyorum, kendi bilgimi, hatırladıklarımı sorguluyorum. Bir yandan anlattıklarının yalan olduğunun farkındayım, gülümsüyorum. Yalan söylüyorsun. Onaylıyorum söylediklerini ve hatta takdir ediyorum.

İnandığımdan değil. Öyle gerektiğinden."


Yalan söylemek yanlıştır gibi bir önermeyle gelecek değilim, bu dünyanın en yüzeysel önermesi olacaktır sanırım. Zira durumlar, kişinin değer yargıları, karşıdakinin tutumu ve benzeri tüm değişkenler ele alındığında yalan söylemenin doğru söylemekten daha doğru sayılabileceği görülebilir. Kişi, her ne kadar bu tercih edilse bile, her ortamda kendini olduğu gibi yansıtamaz, hatta ekstrem durumlar dışında bu beklenmemelidir de belki.

Bunun yanında aslen (genelde) doğru söylemek yalan söylemekten daha kolaydır, zira açık verme/yakalanma gibi bir ihtimal yoktur; zaten açıksınızdır. Evet, kaybedeceğiniz şeyler varsa onları kaybedersiniz, ve sanırım bu durumda doğru söylemenin kolaylığı, kaybedilecek şeylerin değeriyle ters orantılı. Doğrunun, o ana kadar oluşturduğunuz tüm izlenimi yıkma ihtimali ni görüyorsanız mesela, ve yarattığınız izlenimi bizzat "siz" yarattıysanız, şu ana kadar yaptıklarınızın boşa gitmesini tercih etmezsiniz tabii ki, bunu da normal sayabiliriz.

Ama burada iki durum söz konusu. Birincisi; söz konusu durumları saklamak için illa bir şeyler uydurmanın gerekliği tartışılır. Hiçbir şey söylememek, yok gibi davranmak belki daha mantıklı bile olabilir. İkincisi; yine söz konusu durumları saklamak için yazılan hikayenin önceden söylenenler/yazılanlarla tutarlı olmasıdır. Önceden söylenenlerin/yazılanların tam tersi bir tutum takınmak -ne yazık ki- hikayeyi daha inandırıcı değil daha "senaryo" yapmaktadır.

Kendini saklama ihtiyacını geçtim, hatta sırf bu yüzden yalan söyleyenlere kaşlarımı bile çatmıyorum artık, ama bu uğurda illa bir yalan söylenecekse dikkatli olmak gerekir yahu. Doğruya paralel bir yalanla kendini saklamak daha mantıklıdır sonuçta doğruya zıt bir yalanla saklamaktan. İşin içinde karşınızdakini "salak" yerine koymak da var, kendi "şaşkın"lığınızı kanıtlamak da. Söylediğinizin yalan olduğunu üstüne basa basa belli etmek dışında yaptığınız bir şey de yok üstelik.

İşin içinde bu kadar korkutucu olan kendini saklama ihtiyacının çok büyük olması. O kadar büyük olması ki saçmalatması. Üzerime alındığımdan değil, paralel olmadığından; aynı yalan muhtemelen "tuttuğu" için birçok kişiye daha anlatılacak, kimseninse önceden söylenenlere dönüp bakmak aklına gelmeyecek.

Ve kızdığımdan değil. Alıştım ve anlıyorum da üstelik; ortaokulda da böyleydi bu, lisede de, şimdi de aynı durum var. Tek sorun; bu farklı zamanlardaki aynı durumlara daha "gelişmiş" tepkiler verememek. Keskin düşüncelerimin olmasını isterdim bu konuda, böylece şu olayın farkında olduğumu belli edebilirdim bana yalan söyleyen herkese karşı. "Hıhı, aa ne güzel" demektense "yahu sen bunu bunu diyorsun da ağır yalan farkındasın değil mi" diyebilmek hoş olurdu.

Belki de gereken budur zaten, gülümseyip onaylamaktansa.

10 Şubat 2009 Salı

"Dinlediğin her şarkı, o anın fon müziğiydi, yaptığın her şey de kesinlikle çok iyi bir senaryo yazarının elinden çıkmıştı. Kendi filminde edinmiş olduğun rol çok hoşuna gidiyordu, üzüntün de, sevincin de o rolden süzülerek hayata aktarılıyordu. Yani evet, aslında bu tamamen senin hayattan aldığın kendi keyfinle ilgili olabilirdi, ama sen bu filmi seyirciler için çekmiyor muydun?

Hayır, aslında tek problem, diğer oyuncuların senin senaryona göre hareket etmemesiydi."


Bunu uzun zamandır yazasım vardı aslen, yani kaç yıl, sanırım 5. O zamanlar O.C. yayınlanıyordu, çevremde tek tük hayatını dizi gibi yaşamaya çalışan insan vardı. "Herkes beni izliyor galiba"dan "kimsenin beni izlediği yok, kafama göre takılayım" realistliğine yeni ulaştığımız zamanlar. Mp3çalarlar sağolsun, her anımıza müzik ekleyebiliyorduk, o müziklere özel anlam yükleyebiliyorduk, çünkü filmlerde öyleydi. Yine de çok kaptırmıyorduk, film olmadığımızın farkındaydık ve hayatı sinematografik sahnelerden çok, yaşadıklarımızdan aldığımız keyifle güzelleştirmeye çalışıyorduk.

Sonra büyüdük, "erken yetişkinlik" dönemine girdik, yine kayıtsızdık, ama daha ciddiydik. Fizyolojimiz ve düşünce yapımız, hatta yaşımız ve yaşayabileceklerimiz bir film çekmeye daha uygundu, ama hayat git gide daha çok sıkıyordu (göreceli kavram). Filmler izleyip, oradaki kahramanlar olmak istedik, çünkü onların üzerine film çekmeye değer hayatları, ilişkileri, anıları vardı. Onlar sıradan değildi, halbuki biz hepimiz birbirimize benziyorduk. Belki hepimiz birbirimizden farklıydık, ama bunu sadece kendimiz biliyorduk.

Dolayısıyla farklı olduğumuzu hem insanlara, hem de kendimize kanıtlamamız lazımdı. "Bakın ben farklı bir şey yapıyorum, bakın bakın ne kadar çok şey biliyorum" durumundan bahsediyorum. Farklı olduğumuz, çevremizdeki diğer farklı olmaya çalışan kişilerce onay gördükçe, kendi inancımız da tazelenecekti. Mutsuz olmayı sevecektik, bilinçsiz bir şekilde, sırf güzel bir görüntü verdiği ve belki müzikle uyduğu için.

Gerçekten üzgün olduğu ve o anda yağmur umrunda olmadığı için, gidip sağnak yağmurda bir banka oturabilir bir insan. Bir sigara yakabilir, ağlayabilir. Aynı şeyleri sadece bu güzel bir sahne olduğu için de yapabilir. Gerçekten sinirlendiği için değil, sinirlenmenin ona yakıştığını düşündüğü için kavga edebilir. Bambaşka bir blogda geçtiği gibi, kendini şarkıya uydurmak için yaşayabilir.

Ki bu hepimizin yaptığı bir şey değil mi ki. Fazla senaryolaştı diye bütün ciddiyeti bozmak bile bu yola giriyor, sanki takmıyormuşum, ciddiye almıyormuşum gibi. Aslen muhabbeti, eriştiği sinema boyutundan indirip, insanları uyandırmak amaç, ama böyle bir amaç yüklenmek bile seyirciye oynamak aslında.

Demek istediğim, bu normal bir şey, kabul ediyorum. Ama iki ucu var bu olayın: tamamen kendi keyfi için, içten içe film sahneleri tasarlayanlar ve tamamen dışarıya verdiği izlenimden keyif alanlar. Vuhu. Biraz töhmet altında bıraktım sanırım insanları, ama bunun doğru olmadığını söyleyemeyiz ki. Sadece, insandan insana, bu iki ucun dengesinin değiştiğini söyleyebiliriz.

İçimdeki şu gereksiz hissiyatı yaratan da, bana ve bir sürü insana verilen, verilmeye çalışılan izlenim. Evet, filmler var ve o filmleri seyretmek zorunda değiliz, ama filmler iç içe geçtiğinde, yüksek bütçeli Holywood filmleri, überbohem Fransız filmleri, düşük bütçeli yüksek entellektüeliteli bağımsız filmler, 'sevimli' romantik komediler geçiyor iç içe. Bunların arasında sırf baş karakterden kazananlar da var, senaryodan da, prodüksiyondan da. İzlemek istemediğiniz film gibi bir seçenek yok, çünkü o sizin normal filminizin bir şekilde içine sızıyor zaten. American Pie tadındaki hayatınıza Fransız enteli giriyor, siz kaykay yaparken arkada Edith Piaf çalıyor; bunun gibi bir şey.

Rahatsız mıyım? Bilmiyorum, olmamalıyım. Olunmamalı. Böyle çünkü, herkes kendi filmini yaşamak istiyor. Herkes farklı olmak istiyor. Herkes aynaya baktığında poz veriyor. Bütün bunları tamamen reddetmek de başka bir "ben farklıyım" söylemine dönüşüyor, ve yine tamamen güzel bir sahne/sağlam bir karakter üretme çabasından öteye gitmiyor. Dalga geçerken, bir yandan içimden "sen çok farklısın sanki" cümlesi yükseliyor, aklıma anlam yüklediğim bütün şarkılar, aynalara verdiğim tüm pozlar geliyor.

27 Ocak 2009 Salı

"Bahsettiğim şey çıkarlar değil. Çıkarlar daha farklı, bir çıkara göre hareket etmek, bilinçli ya da bilinçsiz, çok daha temiz ve net bir şey. İnsanların çıkarları vardır, bu çıkarlar doğrultusunda da hareketleri, bu kadar basit bir açıklamaya sahip, bunun üzerine istersen detayları çıkabilirsin de üstelik, her şeyi bilinçli/bilinçsiz çıkarlara bağlayabilirsin.

Ama sonuçta çıkarlardan bahsediyorsak bir "sistem" söz konusudur. Koşullanma daha korkunç bir şey..."

Anlık bir aydınlanmayla, muhtemelen benden önce binlerce filozof, psikolog, sosyolog ve bilimum ciddi insanın çoktan yaptığı gibi, insan ilişkileriyle ilgili biraz korkunç teorilere baktım. Korkunç derken, hayır, kimse kimsenin bağırsaklarının, böbreklerinin peşinde değil, sanmıyorum. İnsanoğlunun kötü yahut iyi olması da değil kafamdaki, hayatımızın öğrenilmiş cevaplardan oluştuğu da fazlasıyla konuşuldu zaten. Yani aslında 'korkunç' sıfatını kullanmamın nedeni, bir an beni korkutmuş olması, yoksa ne über orjinal bir senaryo var önümde, ne de her insanı korkudan yerine mıhlatacak bir detay. Yok.

Ama elimde bütün insan ilişkilerinin koşullanmalardan ibaret olduğu gibi bir ihtimal var. Yani, şöyle düşünelim, hayatımızda olumlu pekiştireçler mevcut; gülmek, güzel vakit geçirmek, rahatlamak, konuşabilmek, anlatabilmek, kendini zeki hissetmek... Bir insanın yanında geçirilen vakit bu olumlu bıdılardan herhangi birini içeriyorsa, birkaç kez daha içerdiğinde, artık o kişiyi sevmeyi "öğreniyoruz" sanırım. Otomatik olarak sonraki görüşmelerin/birlikteliklerin de aynı özelliği taşıyacağını varsayıyoruz, yahut buna şartlanıyoruz. Dolayısıyla söz konusu pekiştireçi, söz konusu arkadaşlık/dostluk/akrabalık/sevgililik müessesesinden çıkardığımızda, yine de söz konusu ilişki devam ediyor.

Sadece olumlu değil, olumsuz pekiştireci de bu işin içine alabiliriz. Sırf yalnız ya da aptal hissetmemek, mutsuz olmamak, dinlemek zorunda kalmamak ve benzeri nedenlerle insanlar insanlara tercih edilebilir. Hadi, cezayı da katalım işin içine, kötü bir tavır, olası olumlu pekiştireci bastırdığı anda ilişki dağılabilir. Yani aslında istediğimizde her şeyi buna bağlayabiliriz.

Peki bunda korkutucu olan ne?

Her şeyin buna indirgenebilmesi ve her şeyin bundan ibaret sayılabilmesi. İnsan ilişkilerinin daha basit ya da daha karmaşık olmasını bekliyor değilim, ama, ne kadar bilimsel bir bakış açısına sahip olursanız olun, yanınızdaki kişinin sırf ona sunduğunuz "pekiştireçler" nedeniyle, farkında olmadan sizi sevmeye "şartlanmış" olması, o kadar kabullenilebilir bir şey değil. Elbette, bir insanı bütün nedenlerden arınmış bir şekilde sevmek mümkün değil, ama insanın kendini bile hayalkırıklığına uğratan bir düşünce bu. Karşısındaki elmayı, elma olduğu için değil de açlığını doyurduğu için seviyor olmak beni rahatsız ediyor-ki tatlılıktan bahsetmedim, zira tatlılık elmanın kendine ait bir özellik. Şu yani bahsetmeye çalıştığım; elmanın kendi tatlılığından çok, ağzımızdaki tatlılığı seviyor olmak sinir bozucu.

Aşk, hoşlanma, tutku, derin sevgi gibi mantığın devreye daha az girdiği durumlarda da şu görülebiliyor; özellikle ilişki içinde, aynı pekiştireç devam etmese bile, o pekiştirece tekrar ulaşabilme umudu (tekrar aynı şekilde sevilme, aynı şekilde güzel vakit geçirme, gülme, eğlenme, hatta tekrar aynı şeyleri hissedebilme) 'duygu' olarak tanımladığımız şeylerin ya da daha dürüstçe bir tanımla davranışların sürekliliğini sağlıyor. Zaten davranışın varlığı duygunun varlığının sağlaması değil, üstelik duygunun da davranışın da tamamen bir koşullanmadan ibaret olma ihtimali mevcut.

Tamam, zaten çoğu şeyin hormonlardan kaynaklandığını, buna beynen ürettiğimiz hırslarımızı eklediğimiz kabul etmemiş değildik. Çıkarların da farkındaydık, 'iyi vakit geçirmek' , 'gülmek' ya da 'çevre edinmek/ortam yapmak' için arkadaş edinebilirdik. Bunlar netti zaten. Bunlar insan olduğumuzu kanıtlayan şeylerdi. Sistematikti. On beş bin kere söylenmişti zaten bize, yedi yüz kere konuşulmuştu alkollü muhabbetlerde.

Koşullanma öyle değil işte. Nasıl tanımlayabilirim aradaki farkı bilmiyorum, ama öyle değil. "İyi vakit geçirmek" için değil, "daha önce iyi vakit geçirdiğin ve muhtemelen bundan sonra da iyi vakit geçireceğin" için "arkadaş edinmiyorsun", "duygu, düşünce, davranış üretiyorsun". Bu da seni, çıkarlarının aksine, insanlıktan uzaklaştırıyor.

Ha, insanlığa yakın olmak mı iyidir, uzak olmak mı, ona çok sonra değinebilirim. Ya da üşenirim, bilmiyorum.

  © Blogger template 'Isolation' by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP